Böyle bir emir alan kimsesiz dul bir kadın, beş yaşındaki kızını da
yanına alıp yollara düşmüş. Yorulduğunda, bir kavak ağacının dibine
oturmuş. Başı yükseklere değen kavak ağacı, gölgesine sığınan bu ana
kıza sevgi ve hayranlıkla bakarak:
“Ah, ne yazık!” demiş. “Meyvem olmadığı gibi, gölgem de çok kuvvetli değil.”
Kadın içli bir sesle:
“Madem bize acıyorsun, hiç olmazsa kızımı bir geceliğine yüksek
dallarının arasına al da, vahşi hayvanlardan ve karanlıktan sakla”
demiş. “İnşaallah yarın gelir, alırım.”
Kavak ağacı bu teklifi memnuniyetle kabul edince, kadın bir an düşünüp:
“Ama sen hiç meyve vermediğine göre, anne olmanın ne demek olduğunu da
bilemezsin” demiş. “Onun için, iyisi mi, kalbimi de bir geceliğine sana
bırakayım da, öyle gideyim. Zaten anaların kalbi evlatlarının yanında
atar.”
Kavak ağacı, bu teklifi de kabul etmiş.
Böylece kızını ve kalbini kavak ağacına emanet bırakan kadın, ertesi gün ağacın yanına gelmiş, yavrusunu alıp evine dönmüş.
Kavak ağacı ise, bir geceliğine anne kalbini taşımakla öyle değişmiş, öyle değişmiş ki, yapraklarının sapları incecik kalmış.
Derler ki, kavak ağacının yaprakları işte bu olaydan beri günün her saatinde ana yüreği gibi titrer durur...